Çağın Hissi: Yetersizlik

Güncelleme tarihi: 5 Şub 2020


Bu yıl pek çok defa yönetici ve yönetici adayları ile birebir görüşmeler yapma fırsatım oldu. Her ne kadar farklı konular tartışıyormuşuz gibi görünse de, çoğunda söylemlerin ve korkuların buluştuğu bir duygusal adres vardı…“Yetersizlik hissi”


Yeterince uyumuyorum.

Yeterince iyi yemek yemiyorum

Yeterince spor yapmıyorum.

Yeterince çalışmıyorum.

Çocuklarla yeterince iyi ilgilenmiyorum.

Yeterince iyi yönetmiyorum.

Yeterince para kazanmıyorum.

Yeterince çok okumuyorum… 


Bu listeyi maddelerce uzatabilirim.

Hal böyle olunca, bu sevimsiz, hepimiz için tanıdık ve baskın duyguyu anlamaya çalışmanın gerekliliğine inancım arttı. Üstelik yetersizlik hissi, kendi kendini beslemeyi başarabilen bir duygu durumu. Siz ondan kaçmaya çalıştıkça, eğer bir kere ağlarına takıldıysanız, sizi sarıp sarmalayabilme, kendini sonsuza kadar büyütülebilecek bir balon gibi şişirebilme gücüne sahip. Daha da kötüsü, balon büyüdüğünde, yukarıdaki cümleler, “yapmıyorum-yapamıyorum” lardan, kendimize, kimliğimize ait tanımlara dönüşüyor.


Yeterince iyi değilim.

Yeterince sağlıklı değilim.

Yeterince başarılı değilim.

Bu ilişki için yeterli değilim.

BEN YETERLİ DEĞİLİM!


Aslında içinde yaşadığımız dünyaya baktığımızda, bu his pek de şaşırtıcı değil. Eğer bir mağarada veya bir ağacın tepesinde yaşasaydım ve bilebildiklerim, görebildiklerim ancak yan mağarada olan bitenden ibaret olsaydı, kendimi pek de yetersiz hissetmeyebilirdim. Oysa cehaletin mutluluk getirdiğini bilmekle birlikte, dünyayı öğrenmek, algılamak, artık ne demekse “kendimi gerçekleştirmek!” gibi dertlerim var. Etrafta çok şey oluyor, çok bilgi akıyor, çok olasılık var ve ben hep doğru seçimleri yapmak zorundayım. Sistem sürekli “hayatta kalabilmek” için yeni kurallar koyuyor. Daha başarılı olmak, daha çok üretmek, daha çok seyahat etmek, daha sağlıklı yaşamak, daha iyi anne/baba olmak, daha iyi ilişkiler yönetmek, daha iyi bir arkadaş olmak, daha iyi bir eş olmak, daha iyi bir yönetici olmak, daha iyi, daha iyi, daha iyi…. Bu bir “kazananın” olmadığı, sınırsız bir döngü…


Yetersizlik hissi nasıl başlıyor?


“Gerçekte yaptıklarımız” ve “aslında yapabileceklerimiz” arasındaki farkın büyümesi: Spor yapabilirdim ama yapmadım. Bunu yönetebilirdim ama yönetemedim. Okuyabilirdim, ama okumadım… Eylemsiz her türlü farkındalığımız, aksiyona geçmemiş her kararımız, yetersizlik duygusunu besliyor. 


“Yeterli” yetenek ve yeterlilikleri reddetmek: Mükemmeli arama hastalığının içerisinde, yapılan hiçbir şeyin “yeterli” gelmemesi hissi… Her zaman daha iyisinin olabileceğini kabul etmemek… Bazen bir sunumu defalarca gözden geçirmek, bazen çocuğunun getirdiği “iyi” bir notu, kendi yetersiz ebeveynliğine bağlamak… 

Ailemin iyi niyetinden hiçbir zaman şüphe duymamak ve aldığım “ mükemmelik” mesajlarının çoğu zaman faydasını görmekle beraber, kendi ailemde bu hissi birçok kere yaşadım. Yeteri kadar iyi bir tenis oyuncusu olmamak, tenisten nefret etmeme, 6 yıl Fransızca öğrenip, sular seller gibi konuşamıyor olmak, şu an tek kelime Fransızca hatırlamamama yol açtı. Muhtemeldir ki, ben de aynı hataları fark etmeden, kendi çocuklarıma yapacağım…


Hataları kendi kimliği ile özdeşleştirmek: İnsan bu. Yapmam dersin yaparsın. Şaşmam dersin şaşarsın. Yaptığın hata, adı üzerinde “yaptığın hata”. Sen değilsin, kimliğin değil, kim olduğuna ait bir tanım değil. Ama hataları üzerimize bir ikinci deri gibi giymeye başladığımızda, hatalar kimlikler oluyor ve hoş geldin yetersizlik… Aynı durum, sahip olunan (veya olunamayan) başarılar için de geçerli. Bir işi başaramamış olmak, beni, seni veya herhangi birini “yetersiz” yapmaz. Altı üstü başaramamış oluruz ama bu KİMLİĞİMİZ değildir. 


Toksik iletişimlerde fazla zaman geçirmek: Bireyin yok sayıldığı, aşağılandığı, duygu veya fikirlerinin duyulmadığı, yaptıklarının ve yapamadıklarının sürekli sorgulandığı, herhangi bir şekilde aldatıldığı, kayıp tehdidi içeren, eleştirel iletişimlerde geçirilen zamanların, bugüne kadar kimseyi büyüttüğüne şahit olmadım. Öğrettiği şeyler olabilir tabii ki ama yaratığı etkilerin insanı, içten içe kemiren bir hastalık gibi çürüttüğüne inanıyorum. Mobbing’e maruz kalan insanların ağır depresyon tedavileri görmesi gibi…Tanıdığım en güçlü insanlar, bu iletişimleri yaşamamış insanlar değil. Bu iletişimlerden kendilerini sıyırmayı bilmiş, maruz kaldığı her ne ise, buna öyle veya böyle dur diyebilmiş, üzerini örtmemiş, kaçmamış ve yüzleşebilmiş insanlar…·


İç sesler: Çocukluğumuzdan itibaren oluşturduğumuz, ana-babamızdan tutun da, komşu Mualla Teyze’den ilk öğretmenimize kadar, belki de aslında başkasına ait olan ama zamanla kendi sesimiz haline gelmiş o minik cızırtılar…İster kendimiz oluşturmuş olalım, ister başkasına ait olsun, bazen sesleri o kadar yüksek çıkıyor ki, sağır edici olabilir…


o El alem ne der?

o Yapabilir miyim ki?

o Ya yapamazsam?

o Bak bilmem kim ne yaptı…

o Ben hep böyleyim zaten vb…

Sizde de vardır, devamını siz ekleyin.


İşte bu iç sesler, “yetersizlik” balonuna havayı üflüyor da üflüyor… İçinde yaşadığımız dünya “takipçi sayısı” yarıştırmaktan, performans puanı yarıştırmaya, güzellik yarıştırmaktan, sahip olunan hayatı değerlendirmeye kadar rekabete itiyor. Reklam dünyası veya sosyal medya ekmeğini böyle çıkartıyor… Sosyal medyalarımız MÜKEMMEL fotoğraflarla dolu… Çektiğimiz pozlar “YETERLİ” gelmediği için, filtreler üzerine filtreler ekliyoruz…

Daha bir çok sebebi olabilir bu illetin!

Ama eninde sonunda, sebebi ne olursa olsun, çağımızın hastalığı olduğuna dair inancım büyük ve tedavisinin ancak bireyin kendisinde olduğuna da…

Olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişiyi bırakıp, olduğumuz halimizi kucaklayarak başlayabiliriz.

Bu yazıyı, hayran olduğum ve her bir sözcüğünün derin anlamları üzerine saatlerce düşünebileceğim Brene Brown’un bir konuşmasındaki son cümleleri ile bitirmek istiyorum. 


“……Ve daha tehlikelisi çocuklarımızı mükemmelleştiriyoruz. Çocuklarımız hakkında ne düşündüğümüzü söylememe izin verin. Doğduklarında mücadele için hazırlanmış oluyorlar. Ve bu mükemmel küçük bebekleri elimize aldığımızda, söylemememiz gereken şu; ‘Bak şuna, mükemmel. Benim işim onu mükemmel olarak korumak – beşinci sınıfa kadar tenis takımına ve yedinci sınıfta Yale’e girdiğinden emin olmak.’ 

İşimiz bu değil. İşimiz bakıp şöyle demek; ‘Biliyor musun? Mükemmel değilsin ve mücadele için yaratılmışsın, ama sevgiye ve ait olmaya layıksın.’ Bizim işimiz bu. Bana bu şekilde büyümüş bir nesil gösterin ve sanıyorum günümüzde gördüğümüz sorunları sona erdirebiliriz.

Yaptığımızın insanlara bir etkisi olmadığını farz ediyoruz. Bunu kişisel yaşamlarımızda yapıyoruz. Bunu kurumsal alanda yapıyoruz -yaptıklarımızın diğer insanlar üzerinde muazzam bir etki yaratmayacağına inanıyoruz.Firmalara söylemek isterim, bu bizim ilk rodeo insanlarımız değil. Sadece hakiki ve gerçek olmaya ve ‘Üzgünüz. Düzelteceğiz.’ demeye ihtiyacımız var.

Ama başka bir yol da var ve bu konuşmayı onunla kapatacağım. Bulduğum şu:

Görünmemize, derinden görünmemize, kırılgan bir şekilde görünmemize izin vermek için; tüm kalbimizle sevmemiz için, hiçbir garantisi olmasa da – ve bu gerçekten zor bir şey- o terör anlarında şükran ve neşe duyabilmek, kendimize ‘Seni bu kadar sevebilir miyim? Buna bu derece tutkuyla inanabilir miyim? Bu kadar istekli olabilir miyim?’ diye sorarken sadece durabilmek ve, neler olabileceği hakkında felaket senaryoları yazacağımıza, ‘Gerçekten minnettarım, bu kadar kırılgan olabilmem yaşadığım anlamına geliyor.’ diyebilmek.

Ve sonuncusu, sanıyorum muhtemelen en önemlisi, yeterli olduğumuza inanmak. Çünkü inanıyorum ki ‘Yeterliyim’ dediğimiz bir noktada var olduğumuzda, gerçek sevgiyi yaşayabiliriz…

Gercek sevgiyi yasadigimiz ve kendi yeterliligimizi kucakladigimiz her ana… 


Çünkü yeterliyiz : ) Sandığımızdan daha cok….    
28 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör